banner51

Bu haber kez okundu.

Haftanın filmleri

GEYM OF BİZANS!
“BİZANS OYUNLARI”

Türkiye sinemalarında 2015 yılında toplam 137 yerli yapım vizyona girdi. Bunlardan 54’ü komedi türündeydi. Yerli filmlerin toplam hasılatının yüzde 60’ını komedi filmleri oluşturdu. Bu yıl da benzer bir tablo bizi bekliyor. Vizyona girmeyi bekleyen çok sayıda komedi var. Onların içinde en iddialılardan biri ise Gani Müjde imzalı “Bizans Oyunları”. Filmin alt başlığının “Geym of Bizans” olması elbette “Game Of Thrones”a bir gönderme ama bütün filmi, bu popüler tv dizinin parodisi sanmayın sakın. Hatta oldukça farklı bir öyküsü var: Güney Amerika’nın gizemli topluluğu meşhur Mayalar canları sıkılınca Anadolu’ya göç eder. Bağcılar’a yerleşirler! Ama Bizans hala ortalıktadır. Çatışmaları kaçınılmaz olacaktır. Senaryo ve yönetmenliğine Gani Müjde’nin imzasını attığı filmin başrollerinde Gürkan Uygun, Tolgahan Sayışman, Gonca Vuslateri, Ünal Yeter, Murat Dalkılıç ve Tuvana Türkay yer alıyor. Müjde’nin 1999 tarihli “Kahpe Bizans” filmi, vaat ettiğini yerine getirmiş, seyirciyi bol bol güldürmüştü. Benzer espri anlayışıyla kotarılan yeni filmi, Müjde’nin mizah anlayışından hoşlanan herkese tavsiye edebiliriz. 
(5 üzerinden 3.5 puan)

SADECE HAYRANLARINA
“KARDEŞİM BENİM”

2016’da vizyona girmeyi bekleyen yani takvimlenmiş -şimdilik- 40 yerli yapım arasında iddialı olanlardan biri de “Kardeşim Benim”. Hakan ve Ozan’ın hikayesi bu. Hakan, 30 yaşında, alternatif müzik yapan bir müzisyen. Ozan, ünlü bir pop yıldızı. Kardeştirler. Hakan magazin dünyasından uzak durmaya özen gösterir ama kardeşiyle süren küslüğü, magazincilerin ilgisini çeker. Aralarındaki soğukluğun kökleri çocukluk yıllarına uzanır ki oralara hiç girmeyelim. İki kardeşi buluşturan ise babalarından geriye kalan vasiyet olur. Kardeşleri Burak Özçivit ve Murat Boz oynuyor. Aslı Enver ise üçgeni oluşturuyor. Filmin yönetmeni genç sinemacı Mert Baykal. Başroldeki Özçivit ve Boz’un hayranları bu filmi zaten kaçırmayacaktır. 
(5 üzerinden 2 buçuk puan)

BÜTÜN KIZLAR TOPLANDIK!
“DİREN!”

Filmin orijinal ismi olan “Suffragatte” kadın haklarını savunan anlamına geliyor. Sarah Gavron’un filmi hakkında bu bilgi, bir fikir verecektir sanırız. Tarihin ilk feminist hareketlerinden birini başlatan kadınların, hükümete karşı yürüttükleri mücadelenin öyküsü anlatılıyor. İşçi sınıfı kadınlar eşitlik savaşı verirken araya aşk meşk işleri karışıyor. Oysa ne güzel eylem yapıyordunuz siz? Ne güzel hep birlikte hareket ediyordunuz? Aşk, bencildir çünkü; ayrıştırır. Fikir ayrılıkları ve aşk çatışmaları eşliğinde süregiden hikaye bir yere varıyor varmasına ama bu feminizm rüzgarı altında romantik ve hayli karmaşık ilişkiler yumağı biraz fazla yer tutuyor sanki. Filmin oyuncu kadrosu ise muhteşem: Helene Bonham Carter, Meryl Streep, Carey Mulligan, Ben Whishaw, Brendan Gleeson, hangi birini sayalım? Şimdiden birçok festivalde adaylıklar ve ödüller kazanan bu kadın filmini tavsiye etmeye edeceğiz de, o karmaşık aşk ilişkilerinden daha çok sadece kadın seyircilerin hoşlanacağından endişe ederiz. 
(5 üzerinden 3 puan)

ARAF’TA KALMAK
“EL CLUB”

Şili’de bir sahil kasabasına sürgüne gönderilen bir grup rahibin günahlarıyla yüzleşmesini anlatıyor film. Araf’ta kalanların dünyasına göz atan filmde sıkı bir din eleştirisinin yer aldığını belirtelim. Kısıtlı mekan ve olay örgüsüne rağmen çarpıcı diyaloglarıyla öne çıkan yapım, “Tony Manero” ve “No” filmleriyle tanınan Şilili sinemacı Pablo Larrain’in imzasını taşıyor. Berlin Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan film ayakta alkışlanmış, eleştirmenlerin büyük övgüsünü kazanmıştı. Başrollerinde Roberto Farias, Antonia Zegers, Alfredo Castro ve Alejandro Goic’in oynadığı yapım, en iyi yabancı dilde film dalında Altın Küre’ye aday gösterilmişti. 
(5 üzerinden 3 buçuk puan)

DİNOZORLAR YOK OLMASAYDI?
“İYİ BİR DİNOZOR”

Dünyaya o göktaşı çarpmasaydı, dinozorlar yeryüzünden silinmeseydi, bugün bizimle birlikte yaşıyor olsalardı ne olurdu? Sorunun bilimsel yanıtı büyük olasılıkla büyük bir savaş olabilir. Ancak “İyi Bir Dinozor”, olaya farklı bakıyor. Bir insan ile bir dinozorun arkadaşlığı anlatıyor.

Arlo adındaki apatozor, ailesinden uzakta zorlu bir yolculuğa çıkmak zorunda kalır. Arlo korkularıyla yüzleşirken en büyük yoldaşı bir insan oluyor. Pixar’ın Disney çatısı altında kotardığı yılın bu iddialı animasyonunun yönetmeni Peter Sohn. 
(5 üzerinden 3 puan)

GEVEZE WESTERN
“THE HATEFUL EIGHT”

Quentin Tarantino, “Django Unchained”la gazını alamamış olacak ki bu kez çok daha apaçık bir western ile karşımızda. Filmin prodüksiyon tarihçesi bile başlı başına macera. Önce çekimler başlamadan önce senaryo internete sızdı, sonra zar zor ikna edilen Tarantino senaryoyu baştan yazdı, ama film daha gösterime girmeden kaliteli bir kopyası bilgisayar korsanlarınca çalındı. Türlü zorluklara rağmen efsanevi sinemacının 8. filmi en kanlı canlı haliyle karşımızda. Kanlı derken, kelimenin tam anlamıyla kanlı bir film bu. Amerikan iç savaşının bitmesinden bir kaç yıl sonrasındayız. Ortalıkta öfkeli adamlar, ödül avcıları, ırkçılık gırla. Tipi şeklinde yağan kardan sığınacak yer arayan karakterlerimiz zaman zaman birbiriyle karşılaşıyor, önyargıları doğrultusunda hareket ediyor ve evet, fazlasıyla kan döküyorlar. Ama aksiyon dolu bir film değil “Hateful Eight”. Tarantino kalemine acımamış, en geveze filmlerinden bile daha geveze bir film ortaya çıkarmış. Bu nedenle filmin herkese, özellikle de western denilince silahların susmadığını düşünenlere hitap etmediğini söyleyelim. Ama Tarantino’nun Altın Küre’ye de aday gösterilen zeki senaryosu, birbirinden değerli oyuncularla birleşince ortaya yine Tarantinesk diyebileceğimiz bir iş çıkmış. O değerli oyuncuları Samuel L. Jacson, Kurt Russell, Altın Küre adayı Jennifer Jason Leigh, Michael Madsen, Tim Roth diye sayabiliriz. Müziklerin de bir başka efsaneye, Ennio Morricone’ye ait olduğunu ekleyelim. Belki en iyi Tarantino filmi değil, ama farklı bir western olduğu kesin.. 
(5 üzerinden 3.5 puan)

BİR EFSANEYE SAYGI DURUŞU
“CREED”

“Mad Max: Fury Road” ve “Star Wars:The Force Awakens” ile aynı niyette bir film aslında “Creed”. Çünkü o da bir efsaneyi yeniden diriltmeye çalışıyor. Efsaneden kastımız elbette ki, Sylvester Stallone’nin neredeyse 40 yıl önce yarattığı Rocky Balboa!. Rocky serisini bilenler için bir başka efsane de kuşkusuz Apollo Creed’dir. “Creed”, onun gayri meşru oğlunun yolculuğunu anlatıyor. Genç Adonis, babasının gölgesinden kurtulmak ama bir yandan da onun gibi boks şampiyonu olmayı istiyor. Ona bu ikisinin birbiriyle bağlantılı olduğunu gösteren ise Rocky oluyor. Tamamı Philadelphia’da geçen filmde, eski Rocky filmlerinin kasvetini de bulabilirsiniz, Adonis üzerinden Rocky filmleriyle büyüyen bir jenerasyonun tükenmez heyecanını da. Rocky ilk başta isteksiz elbette Adonis’i çalıştırmakta. Ama onda kendi gençliğini, belki de unutamadığı dostu Apollo’nun gençliğini görüyor. Başlıyorlar birlikte antrenman yapmaya. İlk uzun metrajı “Fruitvale Station”la gayet olumlu bir ses getiren genç sinemacı Ryan Coogler, Rocky filmlerini iyi özümsemiş görünüyor. Yaşayan bir efsane ile başka bir efsanenin oğlunun ilişkisini sadece antrenör-dövüşçü ekseninde değil yeri geldiğinde baba-oğul bağlamında ilmik ilmik örüyor. Ancak filmin dramaya ayırdığı pay, pastanın üzerindeki krema gibi. Yeterince doyurucu olamıyor. Coogler’ın ilk filminde de çalıştığı Michael B. Jordan, genç Creed’de, patlamaya hazır bir dinamitten evcil kediye geçişleri gayet yerinde yapıyor. Stallone, zaten kendisinin yarattığı karakterin kollarına bırakıyor bu kez kendini. Üstelik tek mücadelesi genç Creed’i maçlara hazırlamak da değil. İzleyince onun hikayesi de yaralıyor insanı. Ama dediğimiz gibi dram’a açılan parantez biraz daha geniş tutulsa, Stallone’ye Oscar adaylığı gelecek belki. Coogler, bir efsaneye nasıl davranılması gerekiyorsa öyle davranmış filme. Saygılı, ölçülü, heyecanlı ve yenilikçi. “Creed”, Rocky serisinin ilerledikçe bozulduğunu düşünenleri bile ikna edebilir. Hiç Rocky izlememiş birisine bile (eğer varsa) boks ile drama arasındaki bağın ne derece güçlü olduğunu gösterecek türden bir film: “Ne kadar sert vurduğun önemli değil, önemli olan en sert darbede bile ayağa kalkabilmen”
(5 üzerinden 3.5 puan)

ÇETE İŞ BAŞINDA
“JOY”

Yazdığı ve yönettiği filmlerle şimdiye dek 5 kez Oscar’a aday gösterilen David O. Russell son yıllarda artık “çete” diyebileceğimiz oyuncu kadrosuyla bir kez daha karşımızda. “Joy”un başrollerinde Jennifer Lawrence, Bradley Cooper ve Robert De Niro var. Tıpkı “Umut Işığım”da olduğu gibi yani. O filmde gencecik yaşında Oscar’a kavuşan Lawrence, bu kez güçlü bir kadın karakter çiziyor perdede. Çocukluğundan beri bir şeyler keşfetmeye meraklı Joy, hayatındaki zorluklara rağmen dimdik durmasını bilir. Nedir o zorluklar: boşandığı eşi, sorunlu annesi, yaramaz iki çocuğu ve belalı bir baba. Joy, hayallerinin peşinde koşmaktan yorulmuştur artık, onları yakalamaya karar verir. Russell’ın yeni filminin de Oscar potasında olduğunu söylememize gerek yok. Filmin ve Lawrence’ın performansının Altın Küre’ye aday gösterildiğini de ekleyelim. 
(5 üzerinden 3 puan)

BUZDAĞINI GÖREMEMEK
“BÜYÜK AÇIK”

Beyzbol dünyasında geçen “Moneyball”da, istatikler yani rakamlar denizinde gerçek duyguların peşinde koşan yazar Michael Lewis, “The Big Short” kitabıyla da bu filmin yaratılmasında baş aktör olmuş. 2000’lı yılların ortalarındayız. Küresel ekonomide yaklaşan büyük çöküşü kimlerin önlemeye çalıştığını, kimlerinse görmezden geldiğini anlatıyor film. Bu haliyle J.C. Chandor’ın 2011 tarihli “Margin Call”ını anımsatıyor. Ama başrolde gerçekten büyük yıldızlar var. Brad Pitt, Christian Bale, Ryan Gosling ve Steve Carell gibi. Filmde hepsi “peruğunu kapan koşmuş” diyebileceğimiz bir imajla karşımızda. Ama bu ciddi bir film. Modern bankacılığın nasıl işlediğini ve bazen nasıl işlemez hale geldiğini ikna edici biçimde ele alan “Büyük Açık”, biraz geç de olsa Oscar potasına girmiş durumda. Will Ferrell’lı komedileriyle hatırladığımız Adam McKay’in, getirdiği sistem eleştirisiyle taşı gediğine koyduğunu söyleyenler çoğunlukta. Ciddi bir konu anlatmasına rağmen yapımın Altın Küre’ye müzikal/komedi dalında aday gösterildiğini de not düşelim. 
(5 üzerinden 3 buçuk puan)

HABABAM SINIFI’NI MUMLA ARAMAK
“AMMAN HOCAM”

Haftanın komedisi bir Fransız yapımı. Mezunlarını üniversiteli yapma oranıyla ülkenin en kötü lisesi seçilen bir okulda, öğrencilerin ilgisini ne çekebilir: elbette en az onlar kadar kötü öğretmenler!.. Evet, bize de mantıklı gelmedi ama filmde iyi öğretmenleri bulup getiren ancak sonuç alamayan okul yöneticileri çaresiz kalmış olmalı.. Vasat komediyi sadece eski lise günlerindeki haytalıklarını özleyen bugünün yetişkinlerine önerebilirdik ama onu da yapamıyoruz malesef. 
(5 üzerinden 2 puan)

HAFTANIN “ŞEY”İ
“SEVİMLİ TİLKİ”

Haftanın animasyonu ise gayet yetenekli bir ajan olan tilki F.O.X’un Havuç Şehri’ndeki maceralarını anlatıyor. Ajanımızın derdi, iyi kalpli tavşanların arasına sızmış olan sahte tavşanı bulmak. İlginizi çektiyse ve animasyon meraklısı küçük bir çocuğunuz varsa bile lütfen tek başınıza filme gidiniz, ona bu kötülüğü yapmayınız. (5 üzerinden 1 buçuk puan)



BEKAR KALMAK SUÇTUR!
“THE LOBSTER”

Distopik filmleri severiz, dünyanın gittiği yeri sembolize ederler. Uzatmadan konuya geçmekte fayda var: Yalnız kalmış, ilişkisi olmayan insanlar yani “bekarlar”, toplumun “kontrol” edilmesi gereken bireyleridir. Alternatif bir gelecekte geçen hikayede bu bekar insanlar, tutuklanmamak için bir otelde 45 günlük programa katılırlar. Burada kendilerine “eş” seçmek zorundadırlar. Üstelik bu ilişkide başarılı olamazlarsa, kendilerinin seçeceği bir hayvana dönüştürüleceklerdir!. İlginç değil mi? Dahası da var. Filmde başkarakter David, biraz asilik yapıyor. Bu duruma isyan edip yerleştirildiği otelden firar ediyor, karanlıkta ormana kaçıyor. Acaba aşk, onu ormanda bekliyor olabilir mi? “Dogtooth”la yeteneğini zaten ispat etmiş olan Yunan sinemacı Yorgos Lanthimos, distopya sevenleri bile şaşırtacak bu öyküyü gayet dengeli biçimde anlatmayı başarıyor. Başrollerde Colin Farrell, Ben Whishaw, Rachel Weisz ve Lea Seydoux gibi uluslararası yıldızlar var. Genç yönetmenine Cannes’da Jüri özel ödülü getiren film, her haliyle ilgi çekici ve “yılın en iyileri” listelerinin gediklisi olmayı da başarmış durumda. 
(5 üzerinden 4 puan)

JAPONLARI NEDEN SEVERİZ?
“ERTUĞRUL 1890”

Meşhur Osmanlı fırkateyni Ertuğrul neyin nesidir, Türk-Japon dostluğunun neresine denk düşer, diye merak ediyorsanız bu film onu anlatıyor. 1887 senesinde Japonya heyetinin İstanbul’u ziyaretinin hemen ardından Ertuğrul fırkateyni Japonya’ya gider. Yurda dönüş yolundaysa kayalıklara çarpar, 681 kişiyle sulara gömülür. Kazadan 69 kişi kurtulur. Sahile zar zor ulaştıklarında Japon köylüler tarafından misafir edilirler. Film sadece bu olayı anlatmıyor. Bir hadise daha var. Hadi onu da filme saklayalım. İki halkın dostluğunda önemli kilometre taşlarını işleyerek farklı bir yol izleyen “Ertuğrul 1890”, tarih meraklılarının özellikle ilgisini çekeceğe benziyor. Türk-Japon ortak yapımı filmin oyuncu kadrosunda da her iki ülkeden oyuncular yer almakta. Bizim tarafta Alican Yücesoy, Uğur Polat, Kenan Ece ve Tamer Levent dikkat çekiyor. (5 üzerinden 3 puan)

EVLİLİK AŞKI ÖLDÜRÜR MÜ?
“DELİBAL”

Romantizm ve dramayı birleştiren -ki çok zor olmasa gerek, özenli bir film “Delibal”. Özeni şu: her ne kadar klişe bir ana hikayeye sahip olsa da, karakterlerine önem vermiş, onlarla konuşmuş. Mimarlık fakültesinde tanışır Barış ve Füsun. Barış iyidir iyi olmasına ama “bal’ın fazlası zehirdir”. Füsun ABD’de master yapma hayalleri kuran idealist bir kızdır ama Barış’ın gözünde “efsun”ludur. Genç adam büyülenmiştir bir kere. Ne yapar eder, kızın gönlünü çaldığı gibi aklını da çeler. Evlenirler. Aşk “vaatleri ayarlama enstitüsü” ise evlilik “yalanları rafa kaldırma okulu” gibidir. Evlenince “çıplak” kalırlar. Birbirlerinin gözünde o eski büyülerini kaybetmeye başlarlar. Evlilik aşkı öldürmez belki ama “masal”ı öldürür filmde. Çağatay Ulusoy ve Leyla Lydia Tuğutlu’nun başrollerini paylaştığı filmin yönetmeni Ali Bilgin, senaristi ise Yıldırım Türker. Çağatay Ulusoy filmde Sezen Aksu imzalı bir de şarkı söylüyor. 
(5 üzerinden 3 puan)

YILIN EN İYİ YERLİ’LERİNDEN BİRİ
“SAKLI”

Yılın en iyi yerli yapımlarının çoğu yıl sonunu beklemiş sanki. Önce “Sarmaşık” sarstı bizi, şimdi de “Saklı”. İsmiyle müsemma bir film. Söyleyecek boş sözü yok. Yer yer hakim olan sessizliği, duygularını saklamaya çalışan karakterlerinden kaynaklanıyor. İzleyici, bu “saklambaç”ı sonuna kadar ilgiyle izliyor. Anlatalım: Mahir vakur, sakin kişiliğiyle bilinen, yaşını almış bir müzisyen. Kızının okuldan arkadaşı Duru’yla yakınlaşır. Aralarındaki yaş farkı büyüktür. Ama “sokaklar karanlıktır”. Gölgelere saklanırlar. Duru’nun babası Ali ise tipik bir orta sınıf/muhafazakar aile babasıdır. Evin içinde belli kuralları vardır. Ama herkes yalan söyler. Onun da sırlarını görür seyirci. Her saklambaçta olduğu gibi gölgelerin saklamaya çalıştığı o sırlar gün ışığına çıkacaktır sonunda. Yazar-yönetmen Selim Evci’ye Antalya Film Festivali’nde ödül kazandıran filmin dünya prömiyeri Montreal Film Festivali’nde yapılmıştı. Filmin çeşitli festivallerden de ödüller kazandığını not düşelim. Özellikle görüntü çalışmasıyla dikkat çeken filmin başrollerinde İlhan Şeşen, Settar Tanrıöğen ve Türkü Turan var. Film, seyreden sinemaseverlerin zihninde uzun süre “saklı” kalabilir. 
(5 üzerinden 4)

KAHRAMANLAR YALAN SÖYLEMEMELİ!
“SON EFSANE”

Çoğumuz efsanelere inanmaya meyilliyizdir, bu nedenle gerçek olmadıklarını anladığımızda hayalkırıklığı yaşarız. O efsanelerden biri de, kendi alanında dünyanın en zorlu parkuru sayılan Fransa Bisiklet Turu’nu peşpeşe defalarca kazanarak kırılması güç bir rekora imza Lance Armstrong. Onu efsane olmaya taşıyan sadece spordaki bu başarısı değildi. Testis kanserini yenmesi de vardı. Azim ve kararlılığın, inanmışlığın sembolüydü. Yaşantısı “inanırsan her şeyi başarırsın” türünden bir motto’ya bile dönüşmüştü. Ve ne yazık ki aynı zamanda dopingliydi. Kanseri yenmişti ama yarışları kazanırken hile yapmıştı. Yalan söylemişti. Hatta, sporda doping kullanımını sistematiğe dönüştürmüş isimlerden biri olduğu ortaya çıkmıştı. “Son Efsane”, İrlandalı bir spor muhabirinin, Armstrong’un karanlık yüzünü ortaya çıkarmak için delil peşinde koşmasını anlatan kitaba dayanıyor. Yönetmen ise iki kez Oscar’a aday gösterilmiş usta sinemacı Stephen Frears. Filmde ünlü bisikletçiye Ben Foster hayat veriyor. Dustin Hoffman da yan rollerden birinde. Böyle bir filmin büyük ses getirmemesinin en büyük nedeni, bu büyük hayalkırıklığından muzdarip seyircinin kandırılmışlığını seyretmek istememesi olarak açıklanabilir belki. Yoksa iyi film. 
(5 üzerinden 3 buçuk)

TAKLİT ASLINI ARATIR
“POINT BREAK”

Sevdiğimiz filmlerin o halleriyle anılarımızda kalmasını severiz. Ama bazıları bunu umursamaz. “Yeniden” derler, “neden olmasın” derler, “para” derler. 1991 yapımı “Point Break”i hatırlarsınız. Merhum Patrick Swayze ile Keanu Reeves’in macerasını ilgiyle izlemiştik. Film belki ilk çıktığında büyük sansasyon yaratmamıştı ama zamanla fısıltı gazetesiyle yayılıp yıllar içinde de kült’e dönüşmüştü. Öyle ki, “karanlık tarafa geçip zaman zaman hırsızlık yapan sörf tutkunlarının peşine düşen FBI ajanı” diye tekrarlanan bir konsept bile oluştu. 2015 yapımı “Point Break” ise, bugün bile hala severek izleyebildiğimiz o klasiğe -istemeden- iyilik yapıyor aslında. Çünkü orijinalin kıymetini artırıyor. İlk “Hızlı ve Öfkeli” filmindeki görüntü yönetmenliğiyle dikkat çeken Ericson Core, kariyerinin ikinci uzun metrajında özellikle aksiyon sahnelerinde bekleneni veriyor vermesine ama mekanları farklılaştırmak, orijinal olay örgüsünü değiştirmek, filmi daha iyi yapmıyor. Hatta film, bazı yerlerde “Point Break”ten çok, zaten o kökten beslenen “Hızlı ve Öfkeli” serisinin yeni bir halkasına benzemeye başlıyor. Çoğunu sadece Taylor Swift hayranlarının tanıyor olabileceği oyuncu kadrosuyla filmin bu açıdan da etkileyici olabilmesi çok zor. Sadece, Ray Winstone gibi önemli bir ismin bu kadroda ne aradığını merak etmemek mümkün değil. 
(5 üzerinden 2 puan)

NOEL FİLMLERİNE DEVAM
“BARCELONA’DA BİR YILBAŞI GECESİ”

İspanyol yapımı Noel filmi, bu türdeki benzer filmlerin bir tık üstünde, baştan söyleyelim.

Yönetmen Dani de la Orden, “Barcelona’da Bir Yaz Gecesi”ndeki “farklı hikayeleri birleştirme” becerisini, Noel gecesine taşımış bu kez. Barcelona’nın sinematografik dokusundan sonuna kadar yararlanan film, konsept itibarıyla yeni bir şey sunamasa da, Orden’in estetikten anlayan göz’ü sayesinde benzerlerinden sıyrılıyor. Ayrıca ele aldığı hikayelere ve karakterlere yüzeysel değil, derinlemesine yaklaşmaya çalışıyor. Örneğin Carles ve Paula. Kötü giden evliliklerini kurtarma savaşı verirken, bir başka karakter Oscar, hayatının aşkını bulmaya çok yaklaşıyor. Tamam kabul, film anlattıklarımıza rağmen hala çekici gelmeyebilir, üstelik oyuncu kadrosu da uluslararası şöhretler içermiyor ama, güzel görüntüler eşliğinde yeni yıla bu eşsiz şehirde girmek isteyebilirsiniz. 
(5 üzerinden 3 puan)

GERÇEK ÖYKÜLERDEN HOŞLANANLARA
”BUZ VE GÖKYÜZÜ”

Herkese hitap etmeyen bir konuya sahip olmasına rağmen çoğu kişinin ilgisini çekebilecek bir film. Neden derseniz, Antarktika üzerinde uzmanlaşmış buzul bilimci Claude Lorius’in enteresan hayatını anlatıyor. Bize göre asıl neden ise, filmi çeken ismin, 2005 tarihli “İmparator’un Yolculuğu”nda penguenlerin eş seçme seremonisini anlatarak belgesel dalında Oscar kazanan Luc Jacquet olması. Burada kilit nokta, gerçek anılarına tanıklık ettiğimiz ünlü bilim insanının hayatının gerçekten ilgi çekici olması. 1957 yılında başladığı araştırma serüveni boyunca sayısız keşfe imza atan Lorius bir gün Antarktika’daki bir eğlence sırasında keşiflerine bir yenisini ekler: Sondajla çıkardıkları bir buz kalıbını kırıp viskisine atarken buzun içinde yıllar önce sıkışmış hava olduğunu fark eder. Bu tip olaylarla örülü film her ne kadar başta belirttiğimiz gibi belli bir kesime hitap ediyor görünse de anlattığı konunun önemi ortada. Üzerinde yaşadığımız gezegenin aklımızın alamayacağı kadar eski günlerinden kalma buzullarda hala keşfedilmeyi bekleyen çok şey olduğunu anlatıyor. Filmin bu yılki Cannes’ın kapanışını yaptığını da ekleyelim. 

(5 üzerinden 3 puan)

KAR YAĞMIŞ NE Kİ?
“KAR KORSANLARI”

1980 darbesinin hemen başlarında Kars’ta geçiyor öykü. Yılın yarısını karla kaplı geçiren bölgede, yaşamsal zorluklara darbenin getirdiği koşullar ekleniyor. Örneğin bölge halkı kömür edinmekte güçlük yaşamaya başlıyor. Sadece imtiyazlı kişiler ve bazı devlet kurumlarının ulaşabildiği kömür tam bir “kara elmas”a dönüşüyor. Olayları üç yakın arkadaş olan Serhat, Gürbüz ve İbo’nun gözünden izliyoruz. Karne tatilini kömür bulmaya çalışmakla geçirirler mesela. Dayanışırlar. Ama dayanışma bir yere kadar ısıtır. Faruk Hacıhafızoğlu’nun gayet hoş biçimde yazıp yönettiği filmin başlıca rollerinde Taha Tegin Özdemir, Yakup Özgür Kurtaal, Ömer Uluç ve İlker Sır yer alıyor. İstanbul’da az biraz kar yağdığında hayatın felç olduğunu hatırlayacak olursak Kars’ta aylarca insanların ne koşullarda yaşamaya çalıştığını anlamak için enteresan bir deneyim olabilir. 
(5 üzerinden 3 puan)

Anahtar Kelimeler:
Haftanın Filmleri

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol